20 Eylül 2017 Çarşamba 13:59
  • 3,638 TL
  • 3,903 TL
  • 144,20 TL
  • 90.491
KOCAELİ 33°

BİR ADAM, BİR ÇOCUK VE ORTADOĞU’NUN SESSİZ TRAVMASI

  BİR ADAM, BİR ÇOCUK  VE ORTADOĞU’NUN  SESSİZ TRAVMASI
  • 0
  • 4396

“Bir çocuk, oyun oynamak yerine susmayı tercih ediyorsa birileri vebali ödenmeyecek günahlar işlemiştir” cümlesi ile dikkat çeken “Toprak ve Kefaret” adlı kitabın yazarı Pınar Fidan Işık ile bir araya geldik. Ortadoğu’daki bireysel travmalara dikkat çeken Işık; güç, bağışlama, inanç ve savaş kavramlarını irdeliyor.

Pınar Hanım, röportajımıza hoş geldiniz. Öncelikle sizi tanıyalım.

İsmim Pınar Fidan Işık. Dersimliyim. 3 Haziran’da “İki değerli yazarın; Nazım Hikmet ve Franz Kafka’nın öldüğü gün” doğdum. Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi mezunuyum. Üniversite yıllarından itibaren basın sektöründe çalışmaktayım. Çeşitli dergi ve gazetelerde farklı departmanlarda görev aldım. Editör olarak mesleğime devam etmekteyim. Uzun yıllar Kocaeli’nde yaşadım. Şuan İstanbul’dayım.

Kitabın adı “Toprak ve Kefaret” ancak bizim dikkatimizi çeken ilk şey, “Bekir karakterinin Allah ile yaptığı anlaşma” oldu. Nasıl bir anlaşma bu? Bir insan, nasıl yaratıcısı ile anlaşma yapabilir?

Bu soruyu yanıtlarken öncelikle Bekir karakterini tanımak lazım. Ortadoğu’da işgal altındaki bir sınır bölgesinde yaşayan yaşlı bir adamdır Bekir. Bütün yakınlarını yıllar içinde kaybetmiş, geriye sadece sekiz yaşındaki torunu Hasan kalmıştır. Hasan, onun için sadece bir torun değil; yaşama sebebidir. Zira Hasan’ı kaybetmesi durumunda yaşaması ve hayata tutunması için hiçbir neden kalmayacaktır. Dünyanın başka bir ülkesinde yaşayan yaşlı bir adam olsaydı böyle bir düşünceye kapılmayacaktı ancak Ortadoğu’da bir ateş çemberinin içinde yaşamını sürdürmektedir. Eşi, kızı, oğlu ve gelini kurşunlanarak ve katledilerek hayatlarını kaybetmişlerdir. Buna rağmen Bekir, asla yaratıcısına isyan etmemiş, ibadetine devam etmiş, imanını korumuş ve her zaman adil davranmıştır. Dirayetine, sabrına ve adaletine karşılık Allah’tan Hasan’ı korumasını istemiştir. Bu, bizim açımızdan eleştirilebilir ve tartışılabilir bir konu olabilir ama Bekir gibi her an son yakınını kaybetme korkusu yaşayan, psikolojisi bozulan ve Hasan’dan sonra hayatın cehennemle eş değer olacağını inanan biri için son derece normal bir düşünce.

Dini çevreler tarafından tepki görebileceğinizi düşündünüz mü hiç?

Hayır, hiç düşünmedim. Zira kitapta dini hedef alan, karalayan ya da rencide eden hiçbir cümle ya da beyan yok. Yalnız, yaşlı ve çaresiz bir adamın inanmak istediği bir şey bu... Hayatta her şeyin bir karşılığı vardır. Günah, insan ruhunu oluşturan temel taşlardan biridir. Bekir, günahlardan, hatalardan ve yanlışlardan uzak durmayı başarabilmiş; bu sebeple yaratıcısı ile bir anlaşma yapabilme hakkını kendinde görmüştür.

Bu, çok ağır bir ruh hali... Bir insan için taşıması ve devam ettirmesi güç bir düşünce…

Bu, aslında sessiz bir travmadır. Tramvaya neden olan koşullar devletler, silah tacirleri ve yanlış politikacılar tarafından bizzat oluşturulmuştur. Ancak bireysel yaşanmaktadır ve konuşulması bizzat kişinin kendisi tarafından yasaklanmıştır. Kişi, ruhuna işleyen acıyı ve yitirdiklerini dile getirmediği sürece mutlu olacağına inanır.  Zira dile getirdiğinde onu anlayacak ve yardım edecek kimselerin olmadığını bilir. Bekir de travmanın en ağır sonucu ile karşılaşmamak için kendince bir çözüm oluşturmuştur. Ancak hiçbir şey düşündüğü gibi olmaz. Hasan, Miron tarafından öldürülür ve anlaşma bozulur.

 “Kazanmak, güçlü olanın zimmetine sunulan bir lütuftu ve çoğunlukla hukukun üstündeydi.” şeklinde bir cümleniz var. Bu düşünceyi biraz açabilir misiniz?

Bu cümle, aslında kitabı özetleyecek en önemli cümlelerden biri. Zira Bekir karakteri yaşadığı haksızlık karşısında sivil toplum örgütlerinden, hukuki kurumlardan ve basın organlarından bir fayda görememiştir. Çünkü bu kurumları ve oluşumları denetleyen esas güç karşısında yenik düşmüştür. Hak da hürriyet de sadece güçlü olandan yana işliyordu. Ancak burada dikkat çekmek istediğim nokta şu: Bekir ve gerçek hayatta Bekir gibi çaresiz, güçsüz, yalnız ve kimsesiz insanlar, aslında büyük silahlardır. Zira kaybedecek bir şeyleri yoktur. Haksızlığı en ağır şekilde yaşayan insanlar, en tehlikeli ölüm biçimlerini oluşturabilirler. Romanda da bu Miron kaybolduktan sonra görülüyor. Orduda önemli bir görevde olan Miron’un babası, sahip olduğu onca imkâna ve güce rağmen oğlunu bulamıyor. Güvenlik güçleri, sınır bölgesindeki askerler, bilirkişiler, eğitimli köpekler, güvenlik kameraları, ileri teknoloji imkânları… Hepsi; yaşlı, güçsüz ve savunmasız Bekir karşısında yetersiz kalmıştır. Yani dünyada neye sahip olursanız olun, ne kadar güçlü olursanız olun; haksızlığa uğrattığınız biri, günün birinde bütün güç mekanizmalarınızı alt üst edebilir.

Peki, kitabın çıkış noktası neydi?

“Affetme” kavramı, her zaman dikkatimi çeken ve üzerinde düşündüğüm kavram olmuştur Affetmenin sınırlarını ve bağışlamanın yüceliğini düşünürken bir insanın neyi affedemeyeceğini irdelemeye başlamıştım. İnsan, ancak ruhuna işleyen bir azabın sorumlularını affedemez. Kalıcı ve asla geçmeyecek bir azap… Bu noktada affetmeye dair her şey, yerle yeksan olur. Bu düşünce, bir süre sonra fikre ve ardından öyküye dönüştü. Ancak bu kadar ağır ve derin bir konu, öyküye sığmayacak kadar genişti. Ben de bir roman yazmaya karar verdim.

Bekir karakteri, farklı şekilde ya da şekillerde intikam alabilirdi. Neden Miron’u bir canavara dönüştürüyor?

Ortada bir çocuğun ölümünden fazlası var. Bekir, hukuki mecralara başvurup Miron’un ve ailesinin cezalandırılmasını istiyor ancak güç ve adalet maalesef güçlü olanın zimmetinde ve sadece belli bir güç çevresi için işliyor. Hasan’ın ölümünü dünya kamuoyuna duyurmaya çalışıyor, bu şekilde çocuk ölümlerinin durdurulmasını istiyor fakat önü kesiliyor bütün çabaları engelleniyor. Bekir’in içindeki ateş, hayal edilemeyecek ölçüde büyüyor. Artık ne sabredebilir, ne tevekkül edebilir ne de sessizce bir köşede ölmeyi bekleyebilirdi. Ona bunca acıyı yaşatan çocuktan ve ailesinden intikam almak için akla hayale gelmeyecek bir plan yapıyor ve Miron’u kaçırıp bir canavara dönüştürüyor. Bekir, intihar eylemcisi olabilir, bir askeri örgüte katılabilir ve yahut o aileyi topyekûn öldürebilirdi ancak bu içindeki ateşi asla söndürmezdi. Yaşadığı acıyı, bizzat Miron’un ailesine ve Miron’u bir silaha dönüştüren babasına yaşatmak istiyor.

Bekir’in intikam için Allah’ı terk ettiğini görüyoruz. Bir insan Allah’ı terk edebilir mi?

Normal koşullarda hayır ama Bekir, bütün normalliklerin dışına çıkmış bir karakter.  Bir insan, Allah’a inanmayabilir, kabul etmeyebilir ve yahut iman edebilir, tapabilir, kulluk edebilir ama yüceliği ve azizliği kabul edilen bir yaratıcının terk edilmesi mümkün değildir. Ancak Bekir’in günah işleyebilmesi için “Günahtan uzak durun” diyen yaratıcıyı terk etmesi gerekiyor. Yüceliğinden ve kusursuzluğundan şüphe duyulmayan bir yaratıcı ile yaşamak ve günah işlemek aynı anda gerçekleşmiyor. Bekir de günah işlemek için kendisine “Dur” diyecek ve onu uyaracak Allah’ı terk ediyor.

Miron için “Sevginin yüceliğini tadamıyor, acının ızdırabını hissedemiyordu...” diye bahsetmişsiniz.  13 yaşındaki bir çocuk, düşmanlarına bilinçli ve sistematik bir şekilde nasıl zarar verir? Bir çocuk, nasıl bu duruma gelir?

Bu, bir günde gerçekleşecek bir eylem ya da kazanılacak bir düşünce biçimi değildir. Tohumları, bir çocuğun kendini ve dünyayı tanımaya başladığı andan itibaren atılıyor. Üstelik bu tohumlar, okuldan ve sosyal alanlardan ziyade etrafı dört duvarla çevirili evlerde atılıyor. Bir çocuk, ailesinin empoze ettiği her düşünceyi, kayıtsız şartsız doğru kabul eder ve düşünce tohumlarını zihnine ekerek bu yönde davranış geliştirir. Miron da ailesi tarafından milliyetçi ve muhafazakâr bir düşünce ile yetiştirilmiştir. Sadece soydaşlarının ve dindaşlarının yaşam hakkı olduğuna inanmış, düşman olarak gördüğü sınırın diğer tarafındaki insanlara her türlü eziyeti ve kötülüğü yapmaktan çekinmemiştir. Ailesinin gözünde kudretli, zeki ve üstün meziyetlere sahip bu çocuk, aslında bir silaha dönüştürülmüştür. Zira daha çocuk yaşta hayal kurmasına izin verilmemiş, hayvanlara eziyet etmesine göz yumulmuş, arkadaşlarına yardım etmesine karşı çıkılmıştır.

Bunun gerçek hayatta karşılığı var mı?

Son yıllarda haberlerde sıklıkla duyduğumuz canlı bombalar, intihar eylemcileri ve militanlar; aile içi şiddettin, sevgisizliğin ve dışlanmanın ürünüdür. Öldürme ve zarar verme isteği, birkaç dakikadan ibaret değildir. Hiçbir din, hiçbir siyasi görüş; bir insanı katil yapma konusunda tek başına belirleyici rol oynamaz. Onu katil yapacak bütün nedenler, yıllar öncesinden hazırlanmıştır.

Edebiyat dünyasında en beğendiğiniz isimler hangileridir?

Aslında liste uzun. Aklıma gelen ilk isimleri söyleyeceğim. Franz Kafka, Nico Kazancakis, Yannis Ritsos, Dostoyevski, Jack London, Ömer Seyfettin, Fakir Baykurt. Namık Kemal, Nazım Hikmet…

İkinci bir kitap yazacak mısınız?

Evet, yazmaya başladım. Aslında ben herkesin ikinci bir şansı olduğunu düşünerek karakterlere bir şans daha vermek istedim ve kitabın ikincisini de çıkarmaya karar verdim. Yaz sonuna kadar bitecek gibi görünüyor.  

Sizin edebiyata bakış açınız nedir?

Edebiyat, karanlığın içinde yakılan bir fenerdir ve yüzyıllardan yüzyıllara aktarılarak büyümektedir. Bilgi arttıkça, doğru kullanıldıkça, insan hayatını olumlu yönde etkiledikçe; hak, hukuk ve hürriyet yönünde doğru bir vizyon kazandırmaya devam ettikçe her daim büyüyecek ve ilerlemeye devam edecek.

4396 defa okundu.

DİĞER HABERLER

İzmit tarihi BU SOKAKTA

İzmit tarihi BU SOKAKTA

İzmit’in tarih kokan Kapanca Sokağı restorasyon çalışmalarıyla tekrar canlandı. Gidilmesi, görülmesi hatta keşfedilmesi gereken bir sokak. Selim Sırrı Paşa Konağı’nın da yer aldığı sokakta, Türk konut mimarisiyle inşa edilen geleneksel evlerin seyrine doyamayacaksınız

GÜLÇİN KARAASLAN; Hayallerinin peşinden koşan İÇ MİMAR...

GÜLÇİN KARAASLAN; Hayallerinin peşinden koşan İÇ MİMAR...

Fazlasıyla üretken, korkusuz bir girişimci, Hayallerinin peşinden koşan bir iç mimar. Gülçin hanım, Gülçin Karaaslan Mimarlıkta, başarılı tasarımcı Soner Yıldırım ile çalışmalarına devam ediyor. Her gün İzmit’ten Ataşehir Ağaoğlu My Prestige’deki ofisine gidiyor. Sonrasında gününün nasıl geçtiğini anlamanız için benim gibi 1 tam günü onunla geçirmeniz gerekiyor. Arada görüştüğümüzde yoğunluğundan bahsediyordu. Aynı şuan benim size bahsettiğim gibi. Ancak ben bunu tam olarak anlayamıyordum, aynı şuan sizin beni tam olarak anlayamadığınız gibi

CAFE DE LUCA Kahve onların işi…

CAFE DE LUCA Kahve onların işi…

İzmit’te bir kafe vardır, bir de LUCA.

BESİNLERİN SİHRİ: GLİSEMİK İNDEKS DEĞERLERİ  

BESİNLERİN SİHRİ: GLİSEMİK İNDEKS DEĞERLERİ  

Hayatın içinde koşuştururken, yaptığımız beslenme hatalarından birisi de öğün atlamak.   Yaşadığımız en büyük sıkıntı da kan şekeri ve tansiyonda oluşan dalgalanmalara bağlı bir takım problemler.  (Göz kararması, baş ağrısı, halsizlik, denge kaybı vb.)   Uzun süren açlığın ardından en uygun olduğumuz an ise, aşırı yemek yiyerek başka bir hataya daha sebep oluyoruz.  Hemen ardından da hazımsızlık, uyku hali, konstipasyon vb. kapımızı çalıyor. 

MALTA; İTALYA VE AFRİKA ARASINDA CENNETTEN BİR PARÇA…

MALTA; İTALYA VE AFRİKA ARASINDA CENNETTEN BİR PARÇA…

Geçtiğimiz ay sıra dışı ziyaretle bir ada ülkesi olan Malta’yı ziyaret ettim. Bu ziyaretin başrolünde, dil okuluna gidip, orada evlenen ve bu güzel adaya yerleşen 17 yıllık Maltalı aslen İzmitli Serkan Başkut var. Uzun zamandır yazılarımı takip eden Serkan, bu küçük ve sevimli adayı İzmit’e tanıtmak istemiş. Bana ulaşarak Malta’yı tanıtma fikrini benle paylaştı. Sonrasında Malta Turizm Bakanlığı’nı da işe dahil ederek; bu projeyi gerçekleştirmemizde başrolü oynadı.

Farkı, meleklerin elinden olması; GÖLCÜK DOWN CAFE

Farkı, meleklerin elinden olması; GÖLCÜK DOWN CAFE

Burası bir hayal ürünü, Burası tamamen şahıs desteğiyle yapılmış, Birlik ve beraberlikle oluşmuş bir yer.

ANKET

KÖŞE YAZARLARI