22 Ocak 2018 Pazartesi 07:10
  • 3.7901 TL
  • 4.6520 TL
KOCAELİ 13°

Nazlıcan Arslan

nazlicanarslan@bizimkocaeli.com
Yazarın Tüm Yazıları

Yeni nesil neden DÜŞÜNEMİYOR?

12 Ocak 2018 Cuma - 15:54

Artık kesinlikle anladım ki bu işten kurtuluş yok.

İçinize bu iflah olmaz mikrop girmiş bir kere.

Buna birde hala ilk günkü heyecanını taşıyan bir babayı da eklerseniz benim kıyısından köşesinden de olsa bu yazma ya da gazetecilik belasından kurtulma şansım yok.

Gazeteci olur muyum?

Kesinlikle HAYIR.

Benden gazeteci olmaz.

Olursa  babam kadar dayanamaz bir iki yıl içinde kendimi cezaevinin parmakları arasına bulurum.

O halde neden yazıyorsunuz diye sorarsanız gördüğüm yanlışları, eksikleri, olumsuzlukları ve de yaşadığımız dünyanın iyiliklerini, güzelliklerini kendi dünyamdan sizlere aktarmak istiyorum.

Kimseye ne gazetecilik dersi verme gibi ne de birilerine ahkam kesme gibi bir derdim yok.

Okuduklarımı Nazlıcan’ın nacizane gözünden sizlere aktarmak istiyorum.

Bu arada okuyacaklarınız benim düşüncelerim değil.

Okuduklarımı sizlere aktarıyorum sadece.

Hani bir anlamda aracılık yapıyorum.

‘Ben okudum, sizlerde okuyun’ diyerek yola çıktım.

Sağlıcakla ve mutlu kalın.

 

 

BEĞENDİM

Yeni nesil neden düşünemiyor?

Bilmem farkında mısınız?

Yeni nesil düşünmüyor, daha doğrusu düşünemiyor.

Peki, ne oldu da bu çocuklar düşünemez hale geldi?

Çünkü birileri onların elinden düşünme, sorgulama, merak duygularını aldı.

Onların adına her şeyi yaparak,

İstedikleri her şeyi gümüş tepsilerle sunarak,

Tökezledikleri zaman, hemen önlerindeki engelleri kaldırarak,

Nerede durmalarını, nerede konuşmalarını, neyi yapıp ne yapmamalarını sürekli söyleyerek,

Başları sıkıştığında kendi çözüm yollarını devreye sokarak,

Nelerden hoşlanmaları, nelerle meşgul olmaları gerektiğine onlar adına karar vererek…

Küçükken en iyi yaptıkları şeyi,

“SORU SORMA” kabiliyetlerini ellerinden aldılar…

Sorgulamadıkları için de düşünemez hale geldiler,

“Birileri nasıl olsa bir çözüm yolu üretir” diyerek kenara çekilip beklemeyi tercih ettiler.

Çünkü birileri her zaman bunu yaptı onlar için.

Aklınca çocuklar içindi bu yapılanlar, onların iyiliği içindi bütün bunlar…

Peki ya sonrası…

O çocuk, nasıl bir yetişkin olacak?

İşte, biz büyüklerin sorgulaması gereken de tam olarak buydu.

Nasıl bir yetişkin olacak benim çocuğum?

Ben çocuğumun sağlam bir şekilde ayakları üzerinde durabilen bir birey olması için nasıl davranmalıyım?

Düşünmenin önündeki en büyük engel SORGULAYAMAMAKTIR.

Sorgulamaya giden yol ise çok basittir.

“SORU SORMAK???”

Hazır cevaplarınızı, kendi yaşanmışlıklarınızı, kendi tecrübelerinizi bir süreliğine kenara bırakıp,

Sorularla gidin çocuklarınıza…

Sen olsaydın diye başlayın cümlelerinize.

Nasıl davranırdın?

Nasıl bir çözüm yolu bulurdun?

Nasıl başarırdın?

Nasıl üstesinden gelirdin?

Nasıl bu süreci atlatırdın?

Merakla, sabırla sorular sorun.

Düşünmesine fırsat verin.

Hatta;

Sizde unutun bildiklerinizi,

Beraberce yeniden düşünün…

Belki de çok daha farklı bir çözüm yolu daha vardır.

Kim bilir…

Deniz Aksoylu

Bu sözü tuttum

İnsan yaşadığı anlarda değil yaşamadığı anlarda ihtiyarlar.

İskoçya Sözü

Bunları yapmayın

Kıyamadığımız çocuklar…

 Eğer ‘çocuğumu çok seviyorum, hala emziriyorum’ dediğin evlat 2 yaşını geçtiyse…

Eğer ‘her gece evladımla sarılarak, beraber uyuruz’ dediğin çocuk 3 yaşından büyükse…

Eğer çocuğuna kıyamayıp yemeğini sen yediriyor, üzerini sen değiştiriyorsan…

Çocuğun okula giderken yorulmasın diye çantasını kendi sırtına takıyorsan…

Evde defterini unuttuğunda peşinden koşup okula götürüyor, öğretmeninin verdiği ödevleri onun yerine sen yapıyorsan…

Ağlamasına kıyamayıp her dediğine ‘evet’ diyor, önce kural koyup sonra kuralı kendin bozuyorsan…

Bütün gün çocuğunla oyun oynuyor, ona hiç bireysel alan açmıyorsan…

Sana şu sözü hatırlatmama izin ver;

‘Az verirsen hırsız, çok verirsen arsız olur.’

Ve bir çocuğun ‘hırsız’ olması gibi, ‘arsız’ olması da yazık olur…

Hatice Kübra Tongar

 

Okudum, öğrendim..!

Öfkelenince neden bağırarak konuşuruz…

Hintli bir düşünür öğrencileri ile gezinirken Ganj nehri kenarında birbirlerine öfke içinde bağıran bir aile görmüş.

Öğrencilerine dönüp “İnsanlar neden birbirlerine öfke ile bağırırlar?” diye sormuş.

Öğrencilerden biri “Çünkü sükûnetimizi kaybederiz” deyince ermiş,

“Ama öfkelendiğimiz insan yanı başımızdayken neden bağırırız?

O kişiye söylemek istediklerimizi daha alçak bir ses tonu ile de aktarabilecekken niye bağırırız?” diye tekrar sormuş.

Öğrencilerden ses çıkmayınca anlatmaya başlamış:

“İki insan birbirine öfkelendiği zaman, kalpleri birbirinden uzaklaşır.

Bu uzak mesafeden birbirlerinin kalplerine seslerini duyurabilmek için bağırmak zorunda kalırlar.

Ne kadar çok öfkelenirlerse, arada açılan mesafeyi kapatabilmek için o kadar çok bağırmaları gerekir.”

“Peki, iki insan birbirini sevdiğinde ne olur?

Birbirlerine bağırmak yerine sakince konuşurlar, çünkü kalpleri birbirine yakındır, arada mesafe ya yoktur ya da çok azdır.

Peki, iki insan birbirini daha da fazla severse ne olur?

Artık konuşmazlar, sadece fısıldaşırlar çünkü kalpleri birbirlerine daha da yakınlaşmıştır.

Artık bir süre sonra konuşmalarına bile gerek kalmaz, sadece birbirlerine bakmaları yeterli olur.

İşte birbirini gerçek anlamda seven iki insanın yakınlığı böyle bir şeydir.”

Daha sonra düşünür öğrencilerine bakarak şöyle devam etmiş:

“Bu nedenle tartıştığınız zaman kalplerinizin arasına mesafe girmesine izin vermeyin.

Aranıza mesafe koyacak sözcüklerden uzak durun.

Aksi takdirde mesafenin arttığı öyle bir gün gelir ki, geriye dönüp birbirinize yakınlaşacak yolu bulamayabilirsiniz.”

Hazreti Mevlâna da şöyle diyor:

“Zerzevatçı bağırır, sarraf bağırmaz,

Eskici bağırır, antikacı bağırmaz,

Söyleyecek sözü, fikri değerli olan bağırmaz,

Bağıran düşünemez düşünmeyen kavga eder…”

GİDİN

Size birde gezi tavsiyesinde bulunmak istiyorum.

Günübirlik gidebileceğiniz bir gezi bu.

119 kilometre uzaklıkta Düzce il sınırları içinde bulunuyor gideceğiniz yer.

Bir saat 20 dakikada gideceğiniz yerin adı Efteni Gölü.

Düzce Merkez ve Gölyaka ilçe sınırlarında yer alan, 75 hektarlık bir alanda bulunuyor Efteni Gölü.

İlginç bir ismi var değil mi Efteni Gölü’nün.

Kesinlikle ilginç.

Ve tabi hemen bu ismin nereden geldiğini araştırdım.

Meğerse Efteni Gölü adını Bizans prensesi olan Eftalya'dan almış.

Bizans ordusu savaştan dönerken gölün kıyısındaki alanda konaklamış. Yolda prenses Eftelya’nın ellerinde ve yüzünde yaralar çıkmış.

Göl kıyısında yerden çıkan sıcak sularla banyo yapan prensesin tüm yaraları ertesi sabah iyileşmeye, cildi güzelleşmeye başlamış.

Bunu gören Bizans imparatoru bu göl kıyısındaki sıcak su kaynaklarının olduğu yere hemen bir hamam inşa edilmesini istemiş. Prensesin yanına bakıcılarını bırakıp ayrılmışlar.

Yaraları iyileşen ve güzelleşen prenses göl üzerinde sandalla gezinirken, karşı kıyıdaki dağ eteklerinde yaşayan bir Osmanlı delikanlısına gönlünü kaptırmış.

Karşılıklı olarak birbirlerini ziyaret etmeye başlamışlar. Bir gün sevgilisine giderken prensesin kayığı batmış, boğulmuş.

O günden sonra gölün adına Efteni demişler.

Durun bitmedi.

Efteni Gölü ile ilgili efsane çok.

Bir başka efsane ise şöyle;

Günün birinde Olympos tanrıların en büyüğü Zeus'un aklına esmiş, Nasıl eşmiş "varıp şu ölümlülerin arasına nicedir halleri bir göreyim!" demiş.

Almış Hermes'i de yanına her ikiside insan görünümü ile Olympus'tan inmişler ve yer yüzüne bir eve gelmişler. Çalmışlar kapıyı "Yolunu yitirmiş iki garip ademiz açarmısınız kapınızı? Alırmısınız bizi içeriye, konukluğa, tanrılar hoşnut olsun diye" demişler. Ama kapı değil açılmak aralanmamış bile. böyle bin ev dolaşmışlar belki fakat kimseden konuk severlik görememişler. Ya açmıyorlar kapıyı yada açşalar bile hemen kapatıyorlarmış. "Bizim ne üdüğü belirsiz çulsuz dilenci takımı ile işimiz yok." diyerek. nice konaklardan aldıkları yanıt böyle olmuş işte.

Her yerden geri çevrilen gezginler sonunda harap bir kulübeye gelmişler. Saz ve samanla kaplıymış bu kulübenin her yanı. Kapıyı yaşlımı yaşlı bir kadın açmış. Bakmışki karşısında iki zavallı yolucu, çok yol yürümüşler belli ki, yorulup susamışlar. Kadın "kimsiniz, necisiniz?" diye sormamış bile. içeriye buyur etmiş. Konuklar girince birde en az kadın kadar ihtiyar neredeyse iki büklüm güler yüzlü bir adam görmüşler.

Ev sahipleri ezile büzüle eski püskü yamalı ama temiz bir minder göstermişler. kendileride bir kütük bulup üzerine oturmuşlar. Ellerinde ne varsa sunmuşlar misafirlerine. Onlar yemeklerini yedikçe ihtiyar kadınla adamın yüzleri ışıldıyormuş. Yapmacık değil içten gelen bir konuk severlikleri varmış.

Ancak ihtiyarlar sofradakilerin sık sık konduğu halde hep eski düzeyde kaldığını ve hiç eksilmediğini görmüşler, sonra konuklar "bizler ulu kişleri" demişler. Sizin o komuşularınız hak ettikleri cezaya carptırılacaklar ama size hiç kötülük gelmeyecek. yanlız bırakın evinizi dağın tepesine gelin bizimle birlikte.

İhtiyarların ikiside uymuşlar bu söze ve deyneklerini kaka kaka uflaya puflaya çıkmışlar ulu kişilerin ardından yokuşa. Tepeye varınca bütün şehri sular altında kaldığını görmüşler...

Daha çok uzun seneler saadet içinde yaşamış ve birlikte ölüm dilemiş yaşlı karıkoca birer ağaca dönüşmüşler gelen geçen çelenkler asarmış ağacın dallarına.

Bu öykü Philemon ve Bukis'in hikayesidir. Yunan mitolojisine ait Bergama kaynaklı öykü Efteni gölü eserlerinden biriyle paralellik göstermektedir. Bazı ayrıntılar değiştirilirse Efteni Gölü Efsanesi ortaya çıkar.

Bir diğer rivayet ise gölün altında bir kent olduğudur. bu kent sellerle suya boğulmuştur. Gölün hemen hemen yakınında bulunan Hacıyakup köyüne geçmişte selaltı (saraltı) denmesi de sanki bunu teyit eder niteliktedir.

 

Efteni Gölü göçmen kuşların uğrak yeri.

Her mevsim gidebileceğiniz her mevsimin de ayrı bir güzellikte olduğu Efteni Gölü’ne mutlaka gitmenizi öneriyorum.

 

 

737 defa okundu.

YORUMLAR

  • Toplam 1 Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazarın Tüm Yazıları

ANKET

KÖŞE YAZARLARI